Birileri Var - Andaç KARABULUT

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

BİRİLERİ VAR!!

ABD’nin 1970’lerdeki ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski tarafından Sovyetler ile mücadele için ortaya atılan “Yeşil Kuşak” projesi “dolar” ve “İslam”ın yeşili üzerine inşa edilmiş bir projedir. Ne hikmetse bu proje desteklenmesi için Rand Corporation’da görevli Cherly Benard’ın ortaya “Hadis Savaşları” adında bir proje ortaya çıkarmıştır. Bu projeye göre dayanağı olmayan uydurma hadisleri İslam ülkelerinde yaymak olmuştur.Bu projelerin bir ürünü ile karşılaşan Türkiye Cumhuriyeti ise özellikle 15 Temmuz hain darbe girişimi ile bu yapı içerisinde oluşan yeni bir terör örgütü tipi ile karşı karşıya gelmiştir.

FETO, destekçilerini doların yeşili ile zengin ederken; uydurma hadislerle de ABD projelerinin uygulayıcısı haline gelmiştir. Ancak burada önemli olan diğer bir konu ise bu yapılanma güçlü bir istihbarat servisinden destek almayacağı sürece bunu başaramaması durumudur. Akıllara ilk olarak CIA gelse de; CIA gayri meşru işler/operasyonlar yapabilen meşru bir oluşum olduğu unutulmamalıdır. Burada CIA’den ziyade ABD’li düşünce kuruluşları çok daha önemlidir. Çünkü CIA konuyu verir, ABD düşünce kuruluşları projelendirir, FETO ise uygular.

15 Temmuz’dan sonra yurt içi ve dışında pek çok FETO operasyonları gerçekleşse de toplumun refleks noktalarına temas eden hala FETO’cu (terörist) birileri var. Televizyon yarışma programların da Alzaymır hastalarına çip üretmek yerine “Organik Hoşaf” projesine birincilik veriliyorsa bu toplumun refleks noktasına dokunulmasından başka bir şey değildir. Veya 15 Temmuz darbe girişiminde devlet ve milletin yanında olan önemli bir televizyon kanalında yayınlanan bir dizi de hala terör örgütü kitapları yayınlanıyorsa subliminal olarak evet hala FETO’cu (terörist) birileri var demektir. Tabi örnekler magazinsel örnekler. Daha önemli örnek ise FETO’cu vatan haini teröristlerin yargılanması esnasında verdikleri savunmalardır.

Sanık Hakan Duyar’ın Bylock kullanmasında gerekçesi “Ben bu programı, aileme, eşime ihanet sebebiyle kullandım”; veya sanığın “HERO” tişörtü giymesi;  Sıkıyönetimi kararını cep telefonu mesajı ile aldıklarını iddia eden sanıkların yüce Türk Adaleti ile alay eder gibi savunmalarda bulunması akıllarda şu soruları getiriyor: Neye veya kime güveniyorlar? Bu öz güven neden?

Hem televizyon kanallarında hala milletin refleks noktalarına hissettirmeden kaşıyan ve FETO’cu hainlerin alay eder gibi savunma yapması- dışarıda birileri var güvencesini verdiğini gözler önüne sermektedir.

 

 Birileri Kılıçtaroğluna devlet teamüllerini öğretmeli

            “Siyaset” kavramsal olarak “insan yönetme, yönlendirme sanatı” olarak tanımlanmaktadır. Tabi ki bu akademik bir tanım. Bazı görüşlere göre iktidara gelme; bazı görüşlere göre ise güç; bazı görüşlere göre ise bir meslek olarak görülmektedir. Ancak “siyaset” için gerçekleştirilen bu farklı perspektiflerin ortak bir argümanı vardır ki o da kitleleri etkileme-yönetmedir.

            “Siyasi Parti”ler ise kitleleri yönetmek için oluşturulan topluluk olarak özetleyebiliriz. Taze bir cumhuriyet olan Türkiye Cumhuriyeti ise bu doğrultuda darbe gibi ülkeyi geriletecek bir dizi durumla karşılaşsa da belli başlı bir şekilde çok partili sistemin geliştirilmesinde yol almıştır.

            Türkiye Cumhuriyeti, 1945-46 yıllarında çok partili hayata geçmesi ile birlikte demokrasi ve cumhuriyet anlamında devrim niteliği taşıyacak bir adım atmıştır. Toplumun her görüşünü mecliste temsil edilmesine fayda sağlayacak olan bu sistem, muhtelif zamanlarda bir dizi darbe ve muhtıralar ile baltalansa da 2001 yılı sonrasında bu siyasi durum sistemini oturtmuştur.

            Türkiye Cumhuriyetinin 1945’den öncesinde ve sonrasında siyaset ve diplomasi alanında "devletçi" geleneği mevcuttur. Bu “devletçi” gelenek ülke prestijini uluslararası alanda doğrudan etkilemektedir. “Kol kırılır yen içinde kalır” mantığı çerçevesinde iç ve dış siyasette devlet politikaları yürütülür. Öncelikli olarak rasyonel siyasetçi uluslararası sistemdeki amacı devlet çıkarı öncelikli olduğundan, varsa aksaklıklarını uluslararası sisteme taşımak yerine; potansiyellerini veya potansiyellerinden fazlasını diğer devletlere karşı yansıtmaya çalışır.

            Gazi Mustafa Kemal Atatürk hiçbir zaman iç siyasi sorunlarını ülke dışına taşımamış ve dillendirmemiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü döneminde de, İnönü, rakip gördüğü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü vefatından sonra Avrupa’da eleştirmemiştir. Keza, demokrasinin ilk kara lekesi olan 1960 Darbesinde idam edilen Adnan Menderes’te siyasi yaşamı boyunca yurt dışında “dosta-düşmana karşı” perspektifinde Türkiye Cumhuriyetini her daim layıkı ile temsil etmiştir.

            1970-80 arasındaki siyasi çalkantılarda hem siyasetçiler, hem siyaseti dava olarak gören insanlar idam sehpasında bile “devlet ahlakını” çiğnememişlerdir. 12 Eylül darbesinde idama giden ülkücü Fikri Arıkan’ın son sözü “vatan sağolsun” olmuştur. Ve bu konuda 12 Eylül’de idam edilen ülkücü Ahmet Kerde “devlete zeval gelmesin” sözü son sözü olmuştur. “Devlet ahlakı”nın bir diğer örneği ise şehit ailelerinin “vatan sağolsun” sözleridir. “Devletçiliğin” son örneği ise 15 Temmuz darbe girişiminde vatandaşların tutumudur. Askeri Er’lere karşı bayraklar ile duran vatandaşlar (aynı zamanda siyasi seçmen kitlesi ideoloji fark etmez) devlet ahlakını çok güzel örneklendirmiştir. Er’lere ve diğerlerine silahlarla değil bayraklar ile “teslim olun, vatan haini olmayın, sende askersin bende askerdim” gibi sözler ile devlet ahlakının en yüce örneğini göstermişlerdir.

            Türk toplumunun siyaset algısında sağ veya sol kesim fark etmez; devlet üzerine kurulmuştur. Bu Anadolu kültürünün DNA’sında mevcuttur. Ancak HDP gibi siyasi ahlaktan uzak ve uzlaşmadan ziyade şiddette yönelmiş legalleşmiş illegal düşüncelere sahip siyasi partiler bu ahlaksal yaklaşımdan uzak oldukları için onları bu yazımda hiç değinmeyeceğim.

            Tabi bu tanımsal ve yorumsal yaklaşımlarımın içerisinde birde “muhalefet”e kavramına değinmemiz gerek. Muhalefet akıllara her şeye karşı çıkmak gibi gelse de bu paradigmadaki sadece bir yanılsamadır. Çünkü muhalefeti, Kemal Kılıçtaroğlu topluma farklı aksettirmiştir.

            Muhalefet her şeyden önce yanlış olan kararları eleştirmek, düzeltmek veya doğru olan konuları geliştirmek için öneride bulunmaktır. Ancak muhalefet yurt dışında farklı devletlerin konsolosluk veya basınında kendi kitlesini temsil ettiği ve vatandaşı olduğu ülkeyi eleştirmek değildir.

            AK Parti’nin radikal projeleri olan 3. Havalimanı projesinde, CHP “ne gereği var demiştir”. Halbuki uluslararası alanda jeostratejik bir önemi olan bu coğrafyaya 3. Havalimanının yapılması jeopolitik önemini de arttıracağını görememiştir. “Ne gereği var” gibi gereksiz eleştiri yerine “madem 3. Havalimanı yapılıyor, uçak yedek parçası için fabrikada kurulsun” denmiyor?. AK Partinin diğer bir projesi olan 3. Boğaz Köprüsü projesine yapılan aynı gereksiz eleştiri yerine neden proje geliştirilmesi için öneride bulunulmadı? Üniversitelerin açılmasını eleştiren Kılıçtaroğlu, neden üniversitelerdeki eğitimlerin geliştirilmesi için bir proje sunmadı?. Demokrasiyi temsil ettiğini iddia eden Kılıçtaroğlu madem uluslararası ilişkilere merak sarmış ve eleştirmek istiyor birilerini; kendi ideolojisine yakın olan Che Guevera'yı öldüren ABD gizli servisi CIA'yi, Venezüela ve diğer Latin Amerika ülkelerinde darbeyi teşvik eden ABD'yi, Filistin'de müslüman öldüren İsrail'i, Budist rahiplerin müslümanları astığı ülke olan Çin'i, kafası estikçe nükleer deneme yapan Kuzey Kore'yi, durup durup Türkiye'yi tahrik eden Güney Kıbrıs'ı; uluslararası sistemde öncü-demokrasi savunucusu BM-AB gibi toplulukların işlevsizliğini eleştirmiyor?  Bu sorular çoğalır.

            Siyaset uzlaşma sanatıdır aynı zamanda ancak Kılıçtaroğlu, “adalet” adında yürüyüş düzenlemiş ve FETO’culara sahip çıkmıştır. Kılıçtaroğlu, ABD konsolosluğuna Türkiye’yi şikayet etti ardından Avrupa Birliğine şikayet etti, şimdi ise yıllardır bir fiil PKK’ya destek veren Almanya’ya şikayet etti.

            AK Parti, toplumun seçtiği ve oylarıyla iktidara gelmiştir. Burada şikayet iktidar değil toplum/seçmen’e karşı gerçekleşmektedir. Bunun haricinde ülke prestijini de olumsuz etkilemektedir. Yarın bir gün olur da Kılıçtaroğlu iktidar olsa, Almanya’ya Türkiye’yi şikayet etmesi sebebi ile daha sonrasında Almanya'dan veya AB'den nasıl talepte bulunacak? Kılıçtaroğlu, bir dönem Clinton'ın merhum Ecevit'i nasıl karşıladığını, görüşmelerinin nasıl bir ortamda gerçekleştiğini nasıl unutuyor?

                  Siyasetin ve siyasetçinin hedefi, misyonu veya vizyonu bu kadar olabilir mi? Belli bir projesi olmayan bu zihniyette ne devlet ahlakı ne de devlet teamüllerini bilmiyor veya bilmese de önemsemiyor.. Hangi ABD’li Trump’ı İngiltere’de  veya başka bir ülkede eleştirdi? Yıllardır Almanya ile Fransa’nın arası bozuk hangisi, hangi ülke de bir diğerini eleştirdi? İngiltere, AB’den ayrıldı, ne zaman AB’yi eleştirdi? Biri Kılıçtaroğluna devlet teamüllerini öğretmeli!!!!